4 Temmuz 2014 Cuma

bu aralar da kendimden kaçmaya çok ihtiyacım var

O zaman ben Lamy dolmakalemle ilk nasıl tanıştığımı anlatayım, seksenlerin sonu, doksanların başında çocuk olmak diye güzel bir tanımlama var ekşi sözlükte, evet ben de onlardan biriyim. Doksanları hatırlayanlar bilir, saat 6’ da kalkılırdı tüm aile fertleri uyurken tvler açılır, çizgi filmler seyredilirdi. Kimi evlerde siyah beyaz, kimi evlerde ise yeni yeni evlerimize girmiş renkli ekranlar; tabii ki kumandasız…
Saat biraz ilerleyince da sokağa çıkılırdı, arkadaşlarla misket, yakalamaç, yedi kiremit, istop gibi oyunlar oynanırdı, kız erkek beraber oynardık, taa ki ezan sesine kadar mahallelerde çocuk cıvıltıları olurdu. Telefonumuz yoktu genelde aşağıdan bağırarak iletişim kurardık, o gün evde daha eğlenceli vakit geçirme imkanı olanlar anneleri aracılığıyla hasta olduğunu söyletirdi.  Bunu arada ben de yapardım, çünkü eski bir siyasi suçlu olan dedem ki kendisi köy enstitüsü mezunudur, bana kitap okuma alışkanlığı aşılamıştı, belki de aşılamamıştı ama en azından imrendirmişti, heveslendirmişti. Böyle anlarda evden çıkmaz annemle beraber uzun kitap okuma serüvenlerine dalardık. Bu maceranın belki de bir kısmıydı dedem. Ne kadar etkisi var bilemiyorum, ama bana gerçekten yazma alışkanlığını veren dedemdir. Onun küçükken zoraki, bir gece ansızın gittiği yurtdışlarından yine bir sabah ansızın döndüğünde envai çeşit kalem, boya ve defterle geri dönerdi, hemen akabinde beraber yazar çizerdik, beni cesaretlendirici sözler söyler, yazdıklarımı tekrar tekrar okurdu.
Elinde hediyelerle kapımızı çalsın diye beklerdim hep. Daha zayıflamış bir beden ama daha sert bakan bakışlarla, daha yorulmuş ama daha çok iştahlanmış bir inançla dönerdi. Evimizi hatırlıyorum küçük bir çocukken her şey oyun gibi gelirdi bana ama annemin gözlerindeki kaygı ve özellikle anneannemi her seferinde daha da sessizleştiren, daha da yalnızlaştıran ve bu ölesiye endişe, bu karanlık hava günlerce sürerdi. Sever miydim sevmez miydim pek emin değilim o zamanları, evdeki kasvete karşılık, gelecek olan ganimetler gözüyle bakardım, benim işime gelirdi ama bir taraftan da çocuk yüreğim anneciğimi öyle üzgün görmeye dayanamazdı. Gelen ganimetlerle çok resim çizdim, hayatımda belki de bir tutku diye düşündüm, şiirler yazdım.. Şiir benim için uzakta bir mülteci kadın, gözleri buğulu elleri üşümüş, korkmuş biraz ve ölesiye yalnız, güvensiz… O yüzden hala yanımdadır ganimetlerden düşen kalemlerimin yavrusu… Resim ise metresim ne zaman kaçmak istesem kendimden ona giderim bir gece ve ya bir gündüz fark etmez.  İşte boyalarımın bir arkadaşı da resimlerim.
Dedemin en son gidişinden bir sene kadar geçmişti sanırım dokuz yaşlarındaydım, bedenim biraz daha büyümüş ama çocukluğum geçmemişti üzerimden, dedemi heyecanla yolcu etmeyi bekliyordum çünkü söz vermişti kendisinin kullandığı o güzel Lamy’lerden getirecekti bana da, o zamanlar hangi çocuk dolma kalem kullanıyordu ki, en güzel şiirleri o kalemle yazacaktım. Kalemdi işte o zamanlar şiirleri yazan çocuk aklıma göre.
Günler günleri kovalıyordu, o akşam dayılarımda bizdeydi evde bir şenlik havası, en güzel yemekler hazırlanmış büyük rakı çıkarılmıştı, herkes gülüp eğleniyordu. (Dedem rakıyı çay bardağıyla içerdi, bir müddet ben de öyle içtim genç yaşlarımda) birden birkaç el silah sesi duyuldu kapımız hızla çalındı, arada sırada gördüğüm bir tanıdık gelmişti genelde dedem gitmeden önce görürdüm. Geldi dedemin kulağına bir şeyler söyledi, dedemin yüzü beyazlaştı, gözleri seyirdi ama bakışındaki keskinlik değişmedi. Hızla ayağa kalktı, annennemi alnında öptü, beni kucağına aldı, birkaç kere öptü ‘buradakiler sana emanet’ dedi, ‘merak etme dedim’ ve en büyük dayımla hızla evden çıktı. Bu dediklerim 1 dakika içinde olmuştu, dışarıda kurşun sesleri siren seslerine karışıyordu karanlıkta gözden kayboldular.
Polis baskınları, evimizin dağılması küçük dayımın ve babamın gözaltında bir süre kalması ki ben onları gezmeye gittiler bildim, evde annemle anneannemin korkuyla endişeyle karışık o perişan halleri ve ne zaman dedem gitse eve bulaşan o fakirlik… Ama biliyordum ki güzel günler görecektik, renkli günlerJ ganimetler gelecekti o yüzden pek de takmıyordum ben…
Birkaç ay sonra kapımız çalındı bir sabah anlamıştım, dedem gelmişti. Koşarak kapıyı açtım. Büyük dayımı gördüm telaşlıydı biraz birinin koluna girmiş kapıda duruyorlardı öylece; kolunda zayıf, esmer, sakallı bir adam. İlk anda tanıyamadığım bu adam dedemdi maalesef, geçen süre zarfında neredeyse ikiye bölünecek kadar zayıflamış, saçları beyazlamış,birkaç kemiği kırılmış,gözleri çökmüş ama bakışlarındaki kararlılık değişmemişti. Dayım dedemi içeri soktu annemler geldi, bir feryat figan koptu. Dayım kızdı biraz gürültüden dolayı. Sonra dedemi yatağa yatırdılar. Dedem beni yanına çağırdı, mahçup bir edayla ‘bu sefer sana bir şey getiremedim’ dedi, ama cebinden o fildişi LAmy’sini çıkarttı ve ‘bunu al’ dedi; ‘bu benim ağzım, kulaklarım,burnum,dilim,hayatım dedi, artık senin canın,cananın,can yoldaşın olsun’ dedi. Hediye getirmediği için biraz bozulmuştum açıkçası, ama dedemin bana verdiği kalemde de gözüm vardı nicedir. Neyse sözü uzatmaya gerek yok takip eden ayın sonunda dedemi toprağa verdik, kırkı geçmeden de annannemi… Belki şimdi bilgisayarda yazıyorum dışımı ama içimde hep Lamy ne zaman kendim olsam ya da ne zaman kendimden kaçsam…

Anlattıklarımda gerçeklik payı olmasına rağmen bamteline çıkan satırlar kurgudur…

Dünyayı sadece cumartesi akşamı niyetiyle yaşayanlara...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder