O zaman ben Lamy dolmakalemle ilk nasıl tanıştığımı
anlatayım, seksenlerin sonu, doksanların başında çocuk olmak diye güzel bir
tanımlama var ekşi sözlükte, evet ben de onlardan biriyim. Doksanları hatırlayanlar
bilir, saat 6’ da kalkılırdı tüm aile fertleri uyurken tvler açılır, çizgi
filmler seyredilirdi. Kimi evlerde siyah beyaz, kimi evlerde ise yeni yeni
evlerimize girmiş renkli ekranlar; tabii ki kumandasız…
Saat biraz ilerleyince da sokağa çıkılırdı, arkadaşlarla
misket, yakalamaç, yedi kiremit, istop gibi oyunlar oynanırdı, kız erkek
beraber oynardık, taa ki ezan sesine kadar mahallelerde çocuk cıvıltıları
olurdu. Telefonumuz yoktu genelde aşağıdan bağırarak iletişim kurardık, o gün
evde daha eğlenceli vakit geçirme imkanı olanlar anneleri aracılığıyla hasta
olduğunu söyletirdi. Bunu arada ben de
yapardım, çünkü eski bir siyasi suçlu olan dedem ki kendisi köy enstitüsü
mezunudur, bana kitap okuma alışkanlığı aşılamıştı, belki de aşılamamıştı ama
en azından imrendirmişti, heveslendirmişti. Böyle anlarda evden çıkmaz annemle
beraber uzun kitap okuma serüvenlerine dalardık. Bu maceranın belki de bir
kısmıydı dedem. Ne kadar etkisi var bilemiyorum, ama bana gerçekten yazma
alışkanlığını veren dedemdir. Onun küçükken zoraki, bir gece ansızın gittiği
yurtdışlarından yine bir sabah ansızın döndüğünde envai çeşit kalem, boya ve
defterle geri dönerdi, hemen akabinde beraber yazar çizerdik, beni
cesaretlendirici sözler söyler, yazdıklarımı tekrar tekrar okurdu.
Elinde hediyelerle kapımızı çalsın diye beklerdim hep. Daha
zayıflamış bir beden ama daha sert bakan bakışlarla, daha yorulmuş ama daha çok
iştahlanmış bir inançla dönerdi. Evimizi hatırlıyorum küçük bir çocukken her
şey oyun gibi gelirdi bana ama annemin gözlerindeki kaygı ve özellikle anneannemi
her seferinde daha da sessizleştiren, daha da yalnızlaştıran ve bu ölesiye
endişe, bu karanlık hava günlerce sürerdi. Sever miydim sevmez miydim pek emin
değilim o zamanları, evdeki kasvete karşılık, gelecek olan ganimetler gözüyle
bakardım, benim işime gelirdi ama bir taraftan da çocuk yüreğim anneciğimi öyle
üzgün görmeye dayanamazdı. Gelen ganimetlerle çok resim çizdim, hayatımda belki
de bir tutku diye düşündüm, şiirler yazdım.. Şiir benim için uzakta bir mülteci
kadın, gözleri buğulu elleri üşümüş, korkmuş biraz ve ölesiye yalnız, güvensiz…
O yüzden hala yanımdadır ganimetlerden düşen kalemlerimin yavrusu… Resim ise
metresim ne zaman kaçmak istesem kendimden ona giderim bir gece ve ya bir
gündüz fark etmez. İşte boyalarımın bir
arkadaşı da resimlerim.
Dedemin en son gidişinden bir sene kadar geçmişti sanırım
dokuz yaşlarındaydım, bedenim biraz daha büyümüş ama çocukluğum geçmemişti
üzerimden, dedemi heyecanla yolcu etmeyi bekliyordum çünkü söz vermişti kendisinin
kullandığı o güzel Lamy’lerden getirecekti bana da, o zamanlar hangi çocuk
dolma kalem kullanıyordu ki, en güzel şiirleri o kalemle yazacaktım. Kalemdi işte
o zamanlar şiirleri yazan çocuk aklıma göre.
Günler günleri kovalıyordu, o akşam dayılarımda bizdeydi evde
bir şenlik havası, en güzel yemekler hazırlanmış büyük rakı çıkarılmıştı,
herkes gülüp eğleniyordu. (Dedem rakıyı çay bardağıyla içerdi, bir müddet ben
de öyle içtim genç yaşlarımda) birden birkaç el silah sesi duyuldu kapımız
hızla çalındı, arada sırada gördüğüm bir tanıdık gelmişti genelde dedem
gitmeden önce görürdüm. Geldi dedemin kulağına bir şeyler söyledi, dedemin yüzü
beyazlaştı, gözleri seyirdi ama bakışındaki keskinlik değişmedi. Hızla ayağa
kalktı, annennemi alnında öptü, beni kucağına aldı, birkaç kere öptü ‘buradakiler
sana emanet’ dedi, ‘merak etme dedim’ ve en büyük dayımla hızla evden çıktı. Bu
dediklerim 1 dakika içinde olmuştu, dışarıda kurşun sesleri siren seslerine
karışıyordu karanlıkta gözden kayboldular.
Polis baskınları, evimizin dağılması küçük dayımın ve
babamın gözaltında bir süre kalması ki ben onları gezmeye gittiler bildim, evde
annemle anneannemin korkuyla endişeyle karışık o perişan halleri ve ne zaman
dedem gitse eve bulaşan o fakirlik… Ama biliyordum ki güzel günler görecektik, renkli
günlerJ
ganimetler gelecekti o yüzden pek de takmıyordum ben…
Birkaç ay sonra kapımız çalındı bir sabah anlamıştım, dedem
gelmişti. Koşarak kapıyı açtım. Büyük dayımı gördüm telaşlıydı biraz birinin
koluna girmiş kapıda duruyorlardı öylece; kolunda zayıf, esmer, sakallı bir
adam. İlk anda tanıyamadığım bu adam dedemdi maalesef, geçen süre zarfında
neredeyse ikiye bölünecek kadar zayıflamış, saçları beyazlamış,birkaç kemiği
kırılmış,gözleri çökmüş ama bakışlarındaki kararlılık değişmemişti. Dayım dedemi
içeri soktu annemler geldi, bir feryat figan koptu. Dayım kızdı biraz
gürültüden dolayı. Sonra dedemi yatağa yatırdılar. Dedem beni yanına çağırdı,
mahçup bir edayla ‘bu sefer sana bir şey getiremedim’ dedi, ama cebinden o
fildişi LAmy’sini çıkarttı ve ‘bunu al’ dedi; ‘bu benim ağzım,
kulaklarım,burnum,dilim,hayatım dedi, artık senin canın,cananın,can yoldaşın
olsun’ dedi. Hediye getirmediği için biraz bozulmuştum açıkçası, ama dedemin
bana verdiği kalemde de gözüm vardı nicedir. Neyse sözü uzatmaya gerek yok
takip eden ayın sonunda dedemi toprağa verdik, kırkı geçmeden de annannemi…
Belki şimdi bilgisayarda yazıyorum dışımı ama içimde hep Lamy ne zaman kendim
olsam ya da ne zaman kendimden kaçsam…
Anlattıklarımda gerçeklik payı olmasına rağmen bamteline
çıkan satırlar kurgudur…
Dünyayı sadece cumartesi akşamı niyetiyle yaşayanlara...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder