26 Temmuz 2014 Cumartesi

Her Merhaba Bir Elveda "Good Bye..."

Daha otoparka inerken başladım mırıldanmaya Imagine'i arabaya uzanıp bir an önce radyoyu açmak içinde olabildiğince hızlandım.Bu sefer tutacak sanarken radyo-şarkı falım Jacques Brel çalıyordu, neyseki artık bol bol fal tutacak zamanım var henüz vermiştim istifamı, istediğim iş bu değildi hem bu da falımda çıkmıştı.Menzilahırdaki soğuk terler döktüğüm o çadırı,falcıyı nasıl çıkarabilirim ki aklımdan?Ya mahallenin çocuklarına "Burada falcı var mı ?" diye sorduğumda önce yüzüme aptal aptal bakıp sonra  alay etmelerini? Neyse ki iyice eğlendikten sonra falcıya götürmüşlerdi. Gittiklerimden pek bir farklıydı, süslemeleri bile yarına ait gibiydi; sanki konuşmanın ortasında başka bir yere gidip geliyor gibiydi, gayet tabii rol yapıyor olabilirdi lakin bunca yıllık tecrübemle rahatça anlayabilirdim hem kitapları da beni doğruluyordu.Ne demişti? "Abe şaşkaloz ne demeye sorarsın falcıyı, bilmezmisin darbukayı çalar,çiçeği satar, en olmadı fal bakar sipalimizi alırız, uzat elini.Ne demeye çalışırsın sen daha çıkıp oynasana maalede, hem şurda kalmış on günün, gacıyı da kaçırmışsın.Halen kulağımda çınlıyor sesinin tonu bile, orada karar verdim zaten işten ayrılmaya istediğim iş değildi bir kere.Kendime ayracam artık pazartesileri, salıları da. Bu haftasonu şu bulaşıklara el atam birikmişlerdi, kitaplar da .Bence her ikisi de aynı okunmamış kitaplar açlığımı tasvir eder, yıkanmamış tabaklar tokluğumu.
Nicedir açım kitaplara az da olsa gidermek için fırsatım var, sahafları da geziveririm hem bu hafta severim sahafları; içerideki koku mu yoksa tarihe tanıklık eden satıcılarla muhabbeti mi daha çok cezbediyor bilemiyorum.Güzel kitaplar denk gelse de kapak güzeli nadir alırdım, biraz makyaj isterlerdi genelde.Bunu da kimseye yaptırmaz, bulaşıkların aksine sabırla ilgilenirim kendileri ile gerekirse her sayfasını koparır baştan formalar,ciltlerim.10 yaşındaydım ustam beni matbaadan bastırdığı fatura cildini almaya yolladığında, üzerinden iki saat geçmiş meraklanıp ardımdan gelmiş beni makineye dalmış görünce hemen matbaa sahibi ile konuşmuş orda işe başlamamı sağlamıştı, ilk transferim diyorum ben buna. Orada öğrenmişti zaten çiçekler gibi kitaplarında konuşmaya ihtiyacı olduğunu.
Yine tutmadı be şarkı ben "Hello"'yu mırıldanırken "Good Bye"'in çıkması tam ters köşe dedikleri bu olsa, ah be abi ne yaptın sen öyle durulur mu yolun ortasında...

14 Temmuz 2014 Pazartesi

eşitsizlik denkleminin eşit çıkan yanı


       Ailenin seni ne zaman arayacağını bilirsin, ne zaman aramayacağını da… Telefonu açınca sana nasıl hitap edeceğini bilirsin, sesinin tonundan sana söyleyecekleri tahmin edebilirsin. Telefonu kapattıktan sonra aklında bin türlü felaket senaryosuyla evin yolunu tutmak zorunda kalmışsan muhtemelen, ailenden biri seni daha önce hiç aramadığı bir saatte aramış, telefonu açınca sana bambaşka hitap etmiştir, o sana demeden sen çoktan anlamışsındır durumun başlangıcını ama sonuçlarını kafanda kura kura ilk araçla gidersin yanlarına.
     Gittiğin yer yalnızlıklarla dolu bir hastane bahçesiyse eğer, muhtemelen orada ne yapacağını bilemeyen aile fertleriyle de karşılaşırsın, sarılırsınız, destek vermek istercesine… Duyup gelenlere karşı metin olmak zorundasınızdır, onlara teşekkür etmek, ve karşılıklı sessizleşmek.. bir  çok zorundalık vardır ömür tüketircesine…
   Bina içine almak istemezler çünkü acilen çağrıldıysanız muhtemelen  ya acile ya yoğun bakıma çağrılmışsınızdır ve ya Allah göstermesin morga… Yoğun duygular içinde acilen gelip, elinden hiçbir şeyin gelmemesi. Sonra bina içine girmeye çalışma çabası, son kez görmek için ama o görüşün son kez olmamasını isteyerek…
    Bir haber almak için veremeyeceğiniz şey yoktur, iyi bir haber almak içinse veremeyeceğinizden daha fazlasını verecek hale gelirsiniz. Dağ gibi babanız küçülür, omuzları düşer, elinde mendil ve gözlerinde korkuyla çöker kalır… Siz büyürsünüz daha da küçülerek...
    Yanına girdiğiniz an gözleriniz başlar, sanki böyle olmak zorundaymışçasına, kalp atışlarınız hızlanır, korkularınız artar ve bir sürü salakça şey düşünürsünüz. Ama sedyede annenizin yattığı gerçeği kurşun gibi düşer yüreğinize, yanı başında kardeşiniz… Kardeşinizin boş bakışları, kızarmış gözleri, ellerinde titremeler ve korkuları ve kardeşiniz, işte o sedyenin başında bunlar geçer. Elini tutarsınız annenizin, saçını okşarsınız tıpkı size yaptığı gibi bir zamanlar, kadere kin kusup, konuşmaya çalışırsınız onunla. Sessizce ağlamaya çalışırsınız duymasın diye,  duyup da üzülmesin diye, gizliden gizliden…
    Doktorlar gelir gider, hemşireler, hasta bakıcılar hepsinden hayırlı bir haber beklersiniz, dini inançlarını kuvvetlenir, cömertleşirsiniz, korkularınız azalır ama aynı zamanda deli gibi de korkarsınız, cesaretiniz artar dizlerinizin bağı çözülürken. Bu durumun tarifi yoktur, insanın kendi kaosu böyle bir şey sanırım, her taraf eşitlenirken her şey farklı, be hiçbir şey birbirine eşit olmadan.
     Kardeşinize sarılmak en korkuncudur işte bu denklemler deryasında, her sonuca açık bir durumda kardeşinize sarılıyorsanız aslında hazırlanıyorsunuz demektir ya da belki de sadece korkuyorsunuz demektir ya da sadece ayakta duracak gücünüz kalmamış demektir, gördünüz mü hepsi nasıl da aynıyken aslında çok da farklı… İşte sedye başında beklemek böyledir. LSD kullanmak gibi, algılarınızın açıldığı, zamanın yavaşladığı, ve kendi küçük sefil dünyanıza yukarıdan bakabilme kudretine eriştiğiniz anlar…
      İyi haber gelene kadar, canınız çok yanar, kızarsınız dünyaya ve bir çok adalet temalı acımasız fikirler..
Ben iyi haberi aldığımdan beridir, sağlıkla ilgili klişe laflar ediyorum aslında ne kadar da doğru olduğuna dair, gerçekten de doğru diyorum, insan yaşayınca anlıyor, ve belki de anlamam gereken bir çok şeyi anlamadım, ya da çok şeyi anladım kim bilir? Bildiğim tek şey şu an annemi arayıp onu çok sevdiği söyleyebilecek kadar şanslı bir insanım ben her ne kadar takılan kalp pili yüzünden telefonla konuşamayacak olsa da…


Dünyayı sadece cumartesi akşamı niyetiyle yaşayanlara...

4 Temmuz 2014 Cuma

Yabancı

Uzak bir yoldan geldiği her halinden belliydi, kısa adımlar atıyordu ürkekçe. Loş ışıklı kafenin önünden geçerken istemsizce gözünün vitrine takılışına tanık oldum. Böyle insanları hemen tanırdım. Bilmediği yerlere girmeyi sevmezdi, kendini savunmasız hissederdi. Bu hisleri sizi aldatmasın, bir ajan, polis, asker ya da üst düzey bir devlet görevlisi değildi, sadece sıradan bir korkak. Kapıyı güçsüzce açtı, kendisine çevrilen bakışlardan rahatsız olmak istercesine masalara tek tek baktı. İstediğini alamamştı, ona hoş geldin diyen biri de yoktu yüzünde bir düşme oldu, misafirperverlik beklediği apaçıktı. Ama tanırdım böyle şahısları biri hoşgeldin dese yine düşecekti yüzü, sululuktan hiç hoşlanmazdı çünkü böyle tipler. En köşedeki cam kenarı masalardan birine geçti, tam karşıma. Saatlerce beklemiş edasına geçmeden önce bir kaç saniye dik oturdu, beni ezemezsiniz güçlüyüm imajı vermeye çalıştı, mesajın alındığını düşündüğü an yavaşça kendini bıraktı. Omuzları küçüldü, sırtı eğildi ve bakışları yere doğru kaydı. Garsonun getirdiği menüye baktı ve tabii ki hiç bir şey beğenmedi, kolay değildi beğenmesi böyle tiplerin. Kusur yaratma konusunda çok başarılıydılar. Fiyat ve tahminine göre bir kalite karşılaştırması yaptı. En efektif ürünü seçmeliydi, çünkü genellikle tüm dünyanın onu kazıklamaya çalıştığını da düşünürdü canına kastetmedikleri zamanlar için. Siparişini verdi. Etraftakileri süzdü tek tek, göbekli bir kıza şişko dediğini duyar gibi oldum, uzun saçlı bir çocuğa burun kıvırdı, dövmeli birinden kendisini sakınması gerektiğini düşündü, neşeyle gülen bir kadına kötü gözlerle baktı, öpüşen bir çiftten de iğrendikten sonra sıra nihayet bana geldi. Önce yüzümü inceledi. Gözlerindeki o küçümseme ifadesinden oldukça rahatsız olmuştum ama bana öyle küçümseyici bakıyordu ki başka daha nerelerime böyle bakacak diye de merak etmekten alıkoyamıyordum kendimi. Burnumun uzunluğuna vurgu yaptı, bakışlarıyla nasıl yaptı hala anlamadım ama gerçekten o hissi vermekte çok başarılıydı. Biraz sakallarıma da baktı, sonra gıdıma en sonda şöyle bir cüsseme bakıp usulca kafasını çevirdi. Ama kafasını çevirene kadar ki yarattığı faşizm, gözlerinden okunan şişkoların ölmesine dair bir çok doktrin ve üç buçuk saat sürecek dram filmi havasıyla beni de göçertti. Telefonunu çıkardı, yalnız değilim diye bağırsa bu kadar veremezdi bu mesajı, amaçsızca menülerde gezdikten sonra kafasını kaldırıp bir kaç saniyeliğine beni tekrardan süzdü ve tekrar kafasını telefonuna gömdü.

Garson siparişini masaya bırakmıştı. Gelen siparişini inceledi. Tam da beklediği gibiydi. İşte burada da kazıkçı bir müessese ve tek derdi gelen müşterileri yolmak olan standart hizmete pahalı bir karşılık uygulayan allahsız bir yahudi; hatta allahsız kapitalist bir müslüman yahudisiydi bu. Şikayetlene şikayetlene gelen siparişini tükettikten sonra hesabı istedi. İsterken de gidip ödemekle masaya istemek arasında bir tereddüt yaşadığı belliydi. Ürünün fiyatını bildiğinden pratikçe kasaya ödemek daha avantajlıydı, ama ya tam kalktığı sırada münasebetsiz bir garson kendisinden hesabı ödemesini isterse, yanlış anlaşılmaktan pekte hoşlanmayan biri olduğu belliydi, böyle bir risk almak istemedi. Bu kadar yakın oturmanın da bir avantajıydı bu, hislerinden, tavırlarına kadar her halini rahatça gözlemliyordum. Bazen dışarrıdan geçen arabaların ışığı gözümü alıyordu, kontağımız kesiliyordu ama yinede dibimdedi işte. Garsonun hesabı getirme süresi uzadıkça kendisine sunulan hizmetten oluşan memnuniyetsizliği yüzüne vurmaya başladı. Yine parasıyla rezil oluyordu bu iş bilmezlere. Oysa her şey çok basitti, sipariş ürün hesap para ve para üstü işte bu kadar. Neden bunu anlamıyorlardı bu man kafalar. En sonunda! İşte gelmişti hesabı, usulca daha önceden hazırladığı parayı koydu. Böyle tipler her zaman parasını önceden hazırlar, hesap gelmeden, otobüse binmeden, alışveriş yapmadan, kısaca her zaman... Şimdi de bahşiş gerginliğine tutulmuştu. Üstünü bırakmalı mıydı, yoksa bu memnuniyetsizliğinin bir bedeli olarak bırakmamalı mıydı. Neden bırakacakmışım canım, hakettiler mi sanki halleriyle etrafı süzdü hesabın üstü olan bir kaç bozuk lirayı beklemeye başladı. Evet gelen bir kaç lira bozukluğu da cebine attı. Beraberce kalktık. Yanyana yürümeye başladık arada beni süzdüğünü farkedebiliyordum arada sanki bakışları tam burnumun ucuna geliyordu. Yine çıkarken insanlar hakkında bir kaç nefret içerikli paylaşımda bulundu. Kapıyı açtı, dışarı çıktık. Usulca boş sokakta izimizi kaybettirdik. Camdaki yansıma geçtikten sonra bir daha görememiştim zaten onu. Neyse canım görüp de ne yapacaktım hem böylelerinden here yerde bir doluydu.


Dünyayı sadece cumartesi akşamı niyetiyle yaşayanlara...



bu aralar da kendimden kaçmaya çok ihtiyacım var

O zaman ben Lamy dolmakalemle ilk nasıl tanıştığımı anlatayım, seksenlerin sonu, doksanların başında çocuk olmak diye güzel bir tanımlama var ekşi sözlükte, evet ben de onlardan biriyim. Doksanları hatırlayanlar bilir, saat 6’ da kalkılırdı tüm aile fertleri uyurken tvler açılır, çizgi filmler seyredilirdi. Kimi evlerde siyah beyaz, kimi evlerde ise yeni yeni evlerimize girmiş renkli ekranlar; tabii ki kumandasız…
Saat biraz ilerleyince da sokağa çıkılırdı, arkadaşlarla misket, yakalamaç, yedi kiremit, istop gibi oyunlar oynanırdı, kız erkek beraber oynardık, taa ki ezan sesine kadar mahallelerde çocuk cıvıltıları olurdu. Telefonumuz yoktu genelde aşağıdan bağırarak iletişim kurardık, o gün evde daha eğlenceli vakit geçirme imkanı olanlar anneleri aracılığıyla hasta olduğunu söyletirdi.  Bunu arada ben de yapardım, çünkü eski bir siyasi suçlu olan dedem ki kendisi köy enstitüsü mezunudur, bana kitap okuma alışkanlığı aşılamıştı, belki de aşılamamıştı ama en azından imrendirmişti, heveslendirmişti. Böyle anlarda evden çıkmaz annemle beraber uzun kitap okuma serüvenlerine dalardık. Bu maceranın belki de bir kısmıydı dedem. Ne kadar etkisi var bilemiyorum, ama bana gerçekten yazma alışkanlığını veren dedemdir. Onun küçükken zoraki, bir gece ansızın gittiği yurtdışlarından yine bir sabah ansızın döndüğünde envai çeşit kalem, boya ve defterle geri dönerdi, hemen akabinde beraber yazar çizerdik, beni cesaretlendirici sözler söyler, yazdıklarımı tekrar tekrar okurdu.
Elinde hediyelerle kapımızı çalsın diye beklerdim hep. Daha zayıflamış bir beden ama daha sert bakan bakışlarla, daha yorulmuş ama daha çok iştahlanmış bir inançla dönerdi. Evimizi hatırlıyorum küçük bir çocukken her şey oyun gibi gelirdi bana ama annemin gözlerindeki kaygı ve özellikle anneannemi her seferinde daha da sessizleştiren, daha da yalnızlaştıran ve bu ölesiye endişe, bu karanlık hava günlerce sürerdi. Sever miydim sevmez miydim pek emin değilim o zamanları, evdeki kasvete karşılık, gelecek olan ganimetler gözüyle bakardım, benim işime gelirdi ama bir taraftan da çocuk yüreğim anneciğimi öyle üzgün görmeye dayanamazdı. Gelen ganimetlerle çok resim çizdim, hayatımda belki de bir tutku diye düşündüm, şiirler yazdım.. Şiir benim için uzakta bir mülteci kadın, gözleri buğulu elleri üşümüş, korkmuş biraz ve ölesiye yalnız, güvensiz… O yüzden hala yanımdadır ganimetlerden düşen kalemlerimin yavrusu… Resim ise metresim ne zaman kaçmak istesem kendimden ona giderim bir gece ve ya bir gündüz fark etmez.  İşte boyalarımın bir arkadaşı da resimlerim.
Dedemin en son gidişinden bir sene kadar geçmişti sanırım dokuz yaşlarındaydım, bedenim biraz daha büyümüş ama çocukluğum geçmemişti üzerimden, dedemi heyecanla yolcu etmeyi bekliyordum çünkü söz vermişti kendisinin kullandığı o güzel Lamy’lerden getirecekti bana da, o zamanlar hangi çocuk dolma kalem kullanıyordu ki, en güzel şiirleri o kalemle yazacaktım. Kalemdi işte o zamanlar şiirleri yazan çocuk aklıma göre.
Günler günleri kovalıyordu, o akşam dayılarımda bizdeydi evde bir şenlik havası, en güzel yemekler hazırlanmış büyük rakı çıkarılmıştı, herkes gülüp eğleniyordu. (Dedem rakıyı çay bardağıyla içerdi, bir müddet ben de öyle içtim genç yaşlarımda) birden birkaç el silah sesi duyuldu kapımız hızla çalındı, arada sırada gördüğüm bir tanıdık gelmişti genelde dedem gitmeden önce görürdüm. Geldi dedemin kulağına bir şeyler söyledi, dedemin yüzü beyazlaştı, gözleri seyirdi ama bakışındaki keskinlik değişmedi. Hızla ayağa kalktı, annennemi alnında öptü, beni kucağına aldı, birkaç kere öptü ‘buradakiler sana emanet’ dedi, ‘merak etme dedim’ ve en büyük dayımla hızla evden çıktı. Bu dediklerim 1 dakika içinde olmuştu, dışarıda kurşun sesleri siren seslerine karışıyordu karanlıkta gözden kayboldular.
Polis baskınları, evimizin dağılması küçük dayımın ve babamın gözaltında bir süre kalması ki ben onları gezmeye gittiler bildim, evde annemle anneannemin korkuyla endişeyle karışık o perişan halleri ve ne zaman dedem gitse eve bulaşan o fakirlik… Ama biliyordum ki güzel günler görecektik, renkli günlerJ ganimetler gelecekti o yüzden pek de takmıyordum ben…
Birkaç ay sonra kapımız çalındı bir sabah anlamıştım, dedem gelmişti. Koşarak kapıyı açtım. Büyük dayımı gördüm telaşlıydı biraz birinin koluna girmiş kapıda duruyorlardı öylece; kolunda zayıf, esmer, sakallı bir adam. İlk anda tanıyamadığım bu adam dedemdi maalesef, geçen süre zarfında neredeyse ikiye bölünecek kadar zayıflamış, saçları beyazlamış,birkaç kemiği kırılmış,gözleri çökmüş ama bakışlarındaki kararlılık değişmemişti. Dayım dedemi içeri soktu annemler geldi, bir feryat figan koptu. Dayım kızdı biraz gürültüden dolayı. Sonra dedemi yatağa yatırdılar. Dedem beni yanına çağırdı, mahçup bir edayla ‘bu sefer sana bir şey getiremedim’ dedi, ama cebinden o fildişi LAmy’sini çıkarttı ve ‘bunu al’ dedi; ‘bu benim ağzım, kulaklarım,burnum,dilim,hayatım dedi, artık senin canın,cananın,can yoldaşın olsun’ dedi. Hediye getirmediği için biraz bozulmuştum açıkçası, ama dedemin bana verdiği kalemde de gözüm vardı nicedir. Neyse sözü uzatmaya gerek yok takip eden ayın sonunda dedemi toprağa verdik, kırkı geçmeden de annannemi… Belki şimdi bilgisayarda yazıyorum dışımı ama içimde hep Lamy ne zaman kendim olsam ya da ne zaman kendimden kaçsam…

Anlattıklarımda gerçeklik payı olmasına rağmen bamteline çıkan satırlar kurgudur…

Dünyayı sadece cumartesi akşamı niyetiyle yaşayanlara...

3 Temmuz 2014 Perşembe

Diş Fırçası



Hiç sevmezdi boğuk havaları; değil içmek nefes almak bile istemezdi, ama şöyle hafiften esmeye başladı mıydı hemen buzluğun orada alır soluğu; -buzsuz olur mu? diyerek, hele ki bir de hafiften yağarsa aman sabahlar olmasın.
Böylesi bir geceydi maviydi de üstelik, pop müzik tadında bir maviydi gerçi ama olsun geçen gece ki sanat müziği maviliğini aratmazdı, mavi örtüyordu farkları.Diğerlerinin aksine siyahın değil mavinin kapatıcı gücüne inanırdı -fondöten gibi olduğuna- doğru mavi ile üstesinden gelemeyeceği yoktu, yeter ki numarayı şaşırmasın, bunun için mavi kadar yüzü de bilmek gerekir, yoksa nerden bilecen hangi mavinin gerektiğini, derdi. Uçuk maviden, lacivertine her tonunu ayrı severdi.Çok kızardı hep mavi gömlek giydiğini söyleyenlere, Camgöbeği ile Prusya bir olur mu yahu ? der geçerdi.
El yordamıyla buldu yine radyonun düğmesini, hafif hafif usulca çevirmeye başladı küçüklükten gelen alışkanlık 10Mhz’in üzerine çıkmazdı*, her gece olduğu gibi konuşma kanalı değil de güzel bir müzik kanalına denk gelmeyi umut ederek çeviriyordu düğmeyi. Dün şanslı saymıştı kendisini güzel bir Rum kanalına denk gelmiş sabaha kadar rebetikolarla mest olmuş, gece akıp gitmişti sanki ellerinin arasından, meze niyetine çalınıyordu sanki bütün şarkılar, rüzgar bütün o cızırtıları alıp saf müziği –duyguyu- bırakıyordu dışardan aralarında gizli bir anlaşma varmış gibi görünüyordu.
Aramaya ara verip hamağa hareket kazandırmak istediği sırada devirdi yerdeki içki kavanozunu**, unutuvermişti bir an oraya bıraktığını,  yere atsa bu kadar dağılır mıydı acep? Tuzla buz oluvermişti, böylesi bir gecede isteyeceği son şey eline süpürgeyi almaktı, ama eli mahkûm istemeye istemeye doğruldu, yıldız seyrine ara vererek. Bir an yıldızları suçlayıverdi neden bu kadar yakındılar ki bu gece, ya o Ay’a ne demeli nasıl bir Yeni Ay O öyle, böyle portakal rengi gibi Ay mı olurmuş? Bıraktığı frekansta  bir şeyler duyar gibi oldu belli belirsiz; sanki rüzgar bu gece konuşmaları, ezgileri alıp gürültüyü bırakıyormuş gibi hissetti, ne güzeldi oysa dün. Banyodan süpürgeyi almaya gittiğinde fark etti diş fırçasını, “O” gittiğinden beri oynatmamıştı yerinden, atamamıştı da. Oysa “O” öyle mi yapmıştı geldiği ilk gece bütün fazlalıkları atıverdi hiç kullanılmamışları bile, nasılsa artık buraya sürpriz misafirin gelmeyecek diyerek.



 *bozuk radyolarının – 10Mhz’e kadar dönerdi düğmesi- gece daha fazla kanal çektiğini keşfedince sadece geceleri açmaya başlamıştı ve her gece yeni bir kanal bulma hayaliyle çevirirdi dikatle.Çok sonraları dedesi anlatmıştı radyo frekanslarını,kısa dalgaları, kısa dalgaların uzun dalgalar gibi atmosferi geçemediklerini dünyada sıkışıp kaldıklarını o dağ senin bu ova benim seke seke gezdiklerini, kirlendiklerini –parazit- ama asla kaybolmadıklarını, güneşin konumunun bile onları etkilediğini 7,3Mhz altındakilerin akşam saatlerinde daha iyi yol aldıklarını ama yaz geceleri daha çok kirlendiklerini merak ettiği her şeyi anlatmıştı.) ve o günden beri gerçekleri bu dalgalara benzetirdi, belki kirlenecek geç gelecek ama asla kaybolmayacaklar derdi.

** arkadaşı sağolsun bardak neymiş kavanoz dururken diyerek sevdirdi kendisine.