15 Mayıs 2013 Çarşamba

Hatay I


Hatay'ı bilirmisiniz hani kültür mozaiği şehir diye bahsedilen, hani Devlet televizyonumuz TRT'nin bile bir  belgesel çalışması yaptığı   "Antakya - Ezan-  Çan- Hazzan" şehrimizi; ya da şöyle söyleyeyim sadece  künefesi var peynirinin santimetrelerce sündüğü , tepsi kebabı var ekmek yemem ben diyen birine bile en az bir ekmek yediren,nar ekşisi var birbirinden meşhur mezelerinden çoğuna kullanılan hani yanında portakal suyu üzüm suyu içmeye doyamayacağınız (isteyen ayran da içebilir tabii ki ) mezelerini biliyorsanız ne yazık ki bilmiyorsunuz demek Hatay'ı , muhtemelen de aynı jenerasyonun çocukları olduğumuz için bilmiyorsunuz.Babalarımızın  neredeyse hiç okumadığımızı çok tembel olduğumuzu onların bizim yaşımızdayken ne zorluklarla neler başardıklarını sık sık bize söyledikleri jenerasyonun .

Hatay hoşgörüdür kim olursanız olun ne olursanız olun neye inanırsanız inanın bunun için yadırganmayacağınız şehirdir.
Hatay dindir her dinden insanın olduğu yerdir bu yüzden her dinin bilincindedir, Hatay dinler arası farkın bilinçsizliğidir. Hatay lezzettir yemekleri bir yana insanları lezzettir.
Hatay yeşildir ,Hatay mavidir ; Antakya'yı seller götürse de yağmurdan yolları kapansa da hiçbir zaman gri değildir.
Hatay tarihtir nice medeniyetlere ev sahipliği yapmış, nice büyük depremde defalarca yerin altına gömülmüş ama yine ayağa kalkmıştır.
Hatay masaldır, aşktır;  Daphne'dir Apollon'dur.
Hatay M.K.Atatürk'ün vazgeçilmez meselesidir.


R.H.  
Altunhisar/NİĞDE

6 Mayıs 2013 Pazartesi

şampiyon cimbom

Şimdi arşivlerden araştırıp da Fenerbahçe Galatasaray Beşiktaş'ın el ele, kol kola beraber maçları izledikleri anları bulup paylaşsam; hepimiz vay be ne güzelmiş diyeceğiz, ama beş dakika sonra herhangi bir gazetede tvde aykut kocaman adlı küçük insanın "alkışlamayı düşünmüyorum" açıklamasını görüp vay orospu çocuğu diye giydireceğiz.

Sorun aslında futbol değil, sorun toplumun yozlaşması diyeceğim, barbarlaştık, cahil kaldık, futbol kitleleri uyutuyor diyeceğim; adam haklı beyler diyeceksiniz; biliyorum. Sonra bir haber göreceğiz ve yine birbirmize vay orospu çocukları diyeceğiz, bunlar adam değil diyeceğiz, vuralım, öldürelim diyeceğiz.

Aslında bu konuda hiç mi hiç haklı olmak istemiyorum, hatta artık bu konuları tartışmak bile istemiyorum, kirli bir sektör bu, yalanın dolanın gırla olduğu bir sektör... Küçük aykutun tek bir sözü var aslında bu konu hakkında yaptığı tek olumlu tespitttir :  "Herkes hız sınırını aşıyor ama radara biz yakalandık" cümlesi. Evet herkes aynı hayatta, aynı şeyleri yapıyor, aynı topraktan besleniyor maalesef.

İçimizdeki romantizmi öldüren bu "Siyasileşen Futbol" toplumu kutuplara bölmekte, ayırmakta, birleştirmekte ve en önemlisi uyutmakta, işte bu yüzden bu konuları hiç konuşmak istemiyorum.

Fanatik bir Fenerbahçeli olarak ve futbolda fanatizm deyince sadece tutkudan bahseden biri olarak, daha iyi olan rakibimi tebrik etmekten hiç gocunmam. Çalışırsan ve doğru adımları atarsan sen rakibinden daha iyi olursun diye düşünürüm. Rakibimin önünü keserek onu benden daha başarısız yapmak değil, kendi önümü açarak rakibimden daha başarılı olmak isterim. Türk toplumunun , Kürt toplumunun ve Arap toplumunun sürekli bir çatışmacı ortamda olmasının nedeni budur işte, daha başarılı olmak için çalışmak yerine rakibi daha başarısız yapmaya çalışmaktandır tüm mesele...

Varsın Küçük aykut kendisini her alanda ezim ezim ezen rakibini alkışlamasın, adamlıktan, fair playden, dürüstlükten bahsederken rakip kadroları not etsin, istifa ediyorum deyip edemeyecek kadar aciz duruma düşsün... Ben Galatasaray'ı alkışlıyorum, ve Siyasileşen Futbol ve aktörlerin bizim gibi düşünenlerin hayatından bir an önce yok olup gitmesini istiyorum.

Fenerbahçeli Cemil, Baba Hakkı, Kral Metin Oktay deyince birbirni ezercesine saygı gösterisine girişen şovenist ikiyüzlü insanların, birbirlerine ana, bacı, namus demeden sövmelerinin yok olup bitmesini istiyorum.

Ve son olarak da başarısızlıklarında önce karşındakini takdir sonra da kendini tenkit etmeni diliyorum, küçük aykut.


Dünyayı sadece cumartesi akşamı niyetiyle yaşayanlara...

15 Mart 2013 Cuma

Masal...



Her ne kadar masallar anlatılmak için var olsalar da kimi masallar olur da inanmazlar diye hiç anlatılmaz;
bilen de kendine saklar bu masalları kendine anlatır durur, üç katar beş çıkarır bir ağlatır iki güldürür
ama mutlu eder kendini.İşte böylesi bir masalın peşine düşmüştüm -biraz mutluluk için- buldum da doğrusunu 
istersen ve anlattırdım da iki fincan kahveye falına bakmak şartıyla.Henüz sonuna gelmemişti ki araya girmek istedim belli olan sonu anlatmaması için oysa tek şartının hikayeyi sonuna kadar dinlemem gerektiğini unutmuştum.Hatırlattı sağolsun, tek bir parmak hareketi ile de"lafımı bölme" dedi, azıcık sallanarak iyice yerleşti koltuğuna elinin altındaki uzaktan kumanda ile de kısık sesli bir müzik açtı.







O an farketmiştim falının fallandığını ve hiç bir zaman söyliyemedim  şairin o dört mısrasını



anlatsam inanmazlar ogul, masal derler, 
masala inanmazlar, masali yalnizca dinlerler
sanki hakikati bilirmis gibi.
sanki hakikatin sirrina ermis gibi.
masala inanmayan gercege inanir mi? (M.MUNGAN)




R.H.            
2012 -  Amasya







3 Mart 2013 Pazar

Mutluluklar.

sevenlere mi dilenir gerçekten sadece, ya da soruyu değiştirip sorsak ya la mutluluk dilediklerimiz sadece sevdiklerimiz mi ?

R.H.
Ankara






*Taslaklara sıkışmış bir giriş cümlesiydi sadece bende taslaklara sıkışmış kalmasına razı olamadan tamamlanmasını beklemeden yayınlamak istedim; gün gelir devamı getirilir yeniden yazılır.Sahi bir şeyleri yeniden yazmak yeni düşüncelere sevk eder mi bizi yahut yeni duygulara? Belki sevk etmez ancak bir şeyleri farklı zamanlarda farklı mekanlarda okumanın farklı düşüncelere sevk edeceği kesin.

Fotoğrafçı Olmak 1

Bir şeylere hep az zaman ayırabilenlerdenim,  tam nedeninden emin olamasam da  bunu bir çok şeye yetişmeye çalıştığıma bağlıyorum. Fotoğraf çekmekte benim hayatımda az zaman ayırdığım eylemlerden biri. Çok uzun aralar versem de elime makineyi aldığım zamanlarda farklı dünyaları yaşayabiliyorum, hele o filmi bitirip yıkamaya  başlamam resmen dünyaları yeniden keşfe çıkmak gibi. Yine fotoğraf çekmeye  uzun bir ara verdiğim askerlik döneminde kafamda gerçekleştirmek istediğim bir çok proje belirdi belki hiç birine zaman ayıramayacağım ama düşünmesi ve kurgulaması gerçekten güzeldi. Bu fikirlerimi Kamuran hocama açtığımda makineme yeniden alışmak için kendime zaman ayırmamı ve bir şekilde fırsatını bulup  Billy Jay ve David Hurn'ün arasında geçen diyaloğu okumamı önerdi.Daha önceki önerilerine uyduğum gibi buna da uyarak okumaya başladım ve hoşuma giden kısımların altını çizmeye başladım.
İşte onlardan iki tanesi


Billy JAY
B.J.: Bazı tanımları tartışırken fotoğrafçılığın temel özelliğinin bir şeyin neye benzediğini göstermek olduğuna dikkat çekmiştin.Bunun önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum, çünkü bir çok fotoğrafçı bu alanın büyüsüne kapılmış olduğu halde, neyin fotoğrafını çekeceğine dair bir fikir sahibi değil.

David HURN
D.H.: Bu doğru. Temel nokta vurgulanmaya değer:Sadece fotoğrafçılıkla ilgilendiğin için fotoğrafçı olamazsın.
______________________________________________________________

B.J. : … Geldiğimiz noktaya bakalım; fotoğrafçı, güçlü bir bütünleşme içinde olduğu, araştırarak, okuyarak, yazarak, konuşarak hakkında pek çok şey öğrendiği ve sürekli ulaşabileceği bir konu seçti. Artık çekime başlamak istiyor nasıl bir plan yapmalı ?

D.H.:Burası işin eğlenceli kısmı. Fotoğrafçı, çekeceği fotoğrafların bir amacı olduğunu daima aklında tutmalı. Bu amaç, konunun seçilen yönünü açığa çıkarmak, özüne netlik kazandırmak ve bunu görsel olarak ilgi çekici bir fotoğrafla gerçekleştirmektir.

B.J.: Çok belirsiz görünüyor…

D.H.: Ama öyle değil. Fotoğraflama eyleminin tamamı iki temel unsur üstüne kuruludur.Durulan yer ve deklanşöre basılacak an. Konum ve zamanlama fotoğrafçının emrindeki iki temel kontrol aracıdır. Diğerlerinin hepsi bunların uzantısıdır, yan faktörlerdir.Yani fotoğrafçılık çok basittir ama bu, kolay olduğu anlamına gelmez.


Not: Bu arada konuşma espas yayınları tarafından "Fotoğrafçı olmak pratik bir rehber" adı altında şu an yine basılmakta.

 R.H.
                                                                                                                                                                                    N'Djamena/ÇAD

15 Şubat 2013 Cuma

yazgülü


E hadi sen de yaz yaz yaz, içinden ne geliyorsa yaz..
                     *  *  *
14 Şubat geldi geçti peh peh peh
bugün blog için ne yaztın hilenoğlu razık bey heeeeyyyy
                    *  *   *
bir yaz günü bir yaz günü
yaz gelse di mi, yeterince üşüdük
                   *  *  *
hep beraber olacağınız ama her seferinde bir şeylerin eksileceği
birilerinin değişeceği, hayatın farklı açılarına sahip olacağınız
tercihlerinizin ve önceliklerinizin başkalaştığı
paylaştıklarınızın artık yetmediği
tüm eski dostlara selam olsun
kaybetmek ömür boyu.. iyi pazarlar..

Dünyayı sadece cumartesi akşamı niyetiyle yaşayanlara...


4 Şubat 2013 Pazartesi

SIĞ


Okurken gülmekten öldürecek hikayelerim olsun isterdim ama ne zaman yazıya başlasam hemen bir trajedi hemen bir dram havasına bürünüyorum. Top oynarken üstüne abandığım arkadaşlarım gelsin isterdim ya da kovalarken suya düşürdüklerim ama nedense böyle inceden bir efkar basıyor ki dünyada görüp görebileceğiniz en kaygısız adamım ben. Ankara’nın göbeğinde kara işeyerek adımı yazmışlığım vardı bu da sıcak bir dostluk hikayesidir ama içinde penis ve dostluk kavramlarını bulunduran olayın detaylarını anlatmaktan kaçınacağım. Hatta hiç bir şey anlatmayacağım ama kendimi anlatmak zorunda hissediyorum.

Aslında konuya direk dalmak lazım ama işte lafı eveleyip geveleyerek zaman kazanmaya çalışıyorum. Belki de şöyle anlatmalıydım dan diye:


Her hafta sonu bimden yaptığımız poşetler dolusu alışverişler geliyor aklıma anlatabileceğim. Ne sığlıkla geliyor derseniz bu kadar sığlıkla işte tamamen sığ..  

Ya da sırf geyik olsun diye linkedin'den genç futbolculara Türkiye'de oynamak isterseniz bana cv'nizi yollayın deyip 2 gecede 7 tane olan cv havuzumdan bahsedebilirdim. Hatta işin daha da sığ olan tarafı benim onlardan daha çok gaza gelip bir kaç ptt 1. lig takımına elimde acaip futbolcular var tarzında mailler atmam da olabilir. Tff nin sitesinden menajer olma şartlarını falan araştırdığımı da söylemeyeceğim.

Ama değineceğim bir nokta var bu konu hakkında; elektrik elektronik mühendisliği eğitimi ile başlayıp satış mühendisliği ile kariyerine devam ederken bir anda siddharta gibi aydınlanıp aşçı olmaya karar veren ve gerekeni layıkıyla yapan bir adamdan ilham alıyorum ondan bahsetmek isterim. ismi benim için yokçuoğlu olarak kalacaktır. Teşekkürler bayım

diyerek sıkılıyor ve sıkılırken aklıma komik şeyler gelmeye başlıyordu o halde yazımı burada noktalıyorum hayatta güzel tesadüfler hep sizlerle olsun iyi pazarlar..


Dünyayı sadece cumartesi akşamı niyetiyle yaşayanlara...






31 Ocak 2013 Perşembe

Gitmek


Her şeyden uzaklaşmak. Her şeyi, herkesi geride bırakmak. Özleyecekte olsanız bunu bile bile. Her gün uyandığınız güne uyanmamak, aynı havayı solumamak, işe gitmemek...Hiç birini yapmak istememek. Uzaklara gitmek, çok uzaklara. Bu şehirden, bu ülkeden hatta bu kıtadan çok uzaklara.. Aynı dili konuşmadığınız insanların memleketine. Konuşma ihtiyacı hissetmeden. Tek başınıza.

Patrick Watson eşliğinde




Sınırlarımı zorlayıp, keşifler yapmak için uzaklaşmak istediğim zamanlarda yazmıştım..Vazgeçtim mi? Hayır. Yelkenliyi alır almaz kaçıyorum bu diyardan. O zamana kadar erteledim diyelim.

SABRİ ELLİ BEŞ


SABRİ 55

Yıllarca sabri’ye dudak büktüm, onun kısa boyuyla yaptığı dev ve şebelek davranışları hiç anlayamamıştım çünkü. Benim için kolay ve eğlenceli bir dalga malzemesiydi sabri sarıoğlu. Ekmeğini de çok yedim.  

Öyle ki alnına doğru hafif saç çıkanları sabri diye çağırdım ve hatta onun vücut çalımlarını attım buluşmak istemediğim arkadaşlarıma. Saidou gibi güldüler belki arkamdan ama  işe yarıyordu işte,  rakibi güldürüyordu ama topun rakipten çıkmasını sağlıyordu sonuçta. Belki de kendime attığım bir çalımlardı hepsi.  Bunu çok geç anlıyorum şimdi. 

Rol yapıp sahte gülümsemeler takınmaktan bıktığım anlarda tek gerçekti sabri, tıkanmışlığımın ani patlamasıydı, bendim bir şekilde. Lisede kravatı kafamıza takıp boş sınıfta arkadaşlarla  ankara havası oynarken hepimiz sabriydik aslında.  

 Doğallıkla yaptığı ilginçliklerin hepsi bir şekilde benim hayatımdan bir parçaydı, aynı şeyi başka zamanda başka yerde ben de yapmış olsam da; onunla eğlenerek belki de hınç alıyordum hayattan, daha iyi okullara giden komşunun çocuğundan ve ilkokulda sınıfın en güzel kızı tarfından doğumgününe çağırılan bebeden. Vuruyordum sabri'ye..

Bana komik gelen, acımasızca gülüp üzerinden eğlendiğim sabri aslında bana acı bir hayat dersi veriyordu sessizce ve tüm doğallığıyla. Tamamen saf duyguları anlamak için biraz insan olmak yetiyordu aslında ama gülüp geçmeyi seçiyordum. muhabbetin en tıkandığı yerde; görsellerde onu aratıp fotoğraflarıyla eğlenerek sabrinin önüne geçiyordum kendi hayatımda. Oysa hayat ikimizi de milan baroş gibi kaldırıp yere vuruyordu, ben kendimi bırakıp sabri'ye gülüyordum, o ise her defasında ayağa kalkıyordu benim aksime yılmaz bir inatçılıkla.

Şimdi ben de senin gibi doğal olacağım,yılmayacağım, top farklı şekilde avuta gitse de o kaleye şutu çekeceğim sabri..
 ve son bir şey daha senden özür diliyorum sabri hem de 55 kere. hep olduğun gibi kal. Çakır gözlü sabri, kendisine paha biçilemeyen master card sabri.
seni sevmeyen de gidip kendine sevecek bir artis bulsun mevsimler gibi. Q-7-8-9 bulsun, Guiza bulsun, en olmadı Baroş bulsun o da olmazsa Galoş bulsun antreman koçu munir beye satsın. İyi pazarlar...

Dünyayı sadece cumartesi akşamı niyetiyle yaşayanlara...